Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) yayımladığı son araştırma, barınma krizi ve kira artışlarının hane halkı refahı üzerindeki etkisini çarpıcı verilerle ortaya koydu. Gelir hesaplamasında kullanılan “izafi kira” (kira karşılığı) yöntemi devreden çıkarıldığında, konut sahipliğinin yoksulluk sınırını doğrudan belirleyen en temel kalkana dönüştüğü ve istatistiklerde 2,1 milyon kişilik bir fark yarattığı görüldü.
Konut piyasasındaki hızlı fiyat ve kira artışları, yalnızca gayrimenkul sektörünü değil, doğrudan Türkiye’nin gelir dağılımı ve yoksulluk göstergelerini de dönüştürüyor. TEPAV tarafından hazırlanan çalışma, mülk sahibi olmanın ya da kirada yaşamanın hanelerin geçim tablosunda ne denli derin bir uçurum yarattığını somutlaştırdı.
Kiracılarda Yoksulluk Oranı Yüzde 37,2’ye Dayandı
Araştırmanın konut odaklı en çarpıcı bulgusu, barınma harcamaları hesaba katıldığında ev sahipleri ile kiracılar arasında açılan makas oldu. Konut giderleri doğrudan yansıtıldığında:
- Kiracıların yoksulluk oranı: Yüzde 37,2
- Ev sahiplerinin yoksulluk oranı: Yüzde 20,4
Son beş yılda kiralarda yaşanan sıçrama, kiracıların maruz kaldığı fiili yaşam maliyetini resmî enflasyonun belirgin şekilde üzerine taşıdı. 2020–2025 döneminde kiracıların karşı karşıya kaldığı fiyat düzeyinin, resmî TÜFE sepetine kıyasla yüzde 9 ile 17 daha yüksek seyrettiği ve bu farkın merkez üssünün kira artışları olduğu saptandı.
“İzafi Kira” Etkisi: 3,5 Milyon Kişi Ev Sayesinde Sınırın Üzerinde
Resmî hesaplamalarda kendi evinde oturanların cebinden kira çıkmadığı için elde ettiği varsayılan “kira karşılığı gelir”, istatistiklerdeki yoksulluk tablosunu olduğundan daha ılımlı gösteriyor.
- Bu kalem gelir tanımından çıkarıldığında, resmî yoksulluk oranı yüzde 20,6 seviyesinden yüzde 23,2’ye tırmanıyor.
- 2014–2021 döneminde ev sahibi olduğu için yoksulluk sınırının üstünde kalanların sayısı 1,5–2 milyon bandındayken, 2025 itibarıyla 3,5 milyon kişiye ulaştı.
- Hesaplama metodolojisindeki bu çift yönlü etki, toplamda 2,1 milyon kişilik net bir yoksul sayısı farkı doğuruyor.
Söz konusu 3,5 milyonluk kitlenin yaklaşık yüzde 75’i kendi mülkünde oturanlardan, geri kalanı ise akraba ya da yakınlarına ait kira ödemedikleri konutlarda yaşayanlardan oluşuyor. Ancak uzmanlar, hanede nakit akışı sağlamayan bu sanal kira değerinin mutfak ve temel ihtiyaç harcamalarına dönüştürülemediğine dikkat çekiyor.
65 Yaş Üstü Nüfusta Barınma Kalkanı ve “Nakit Yoksulluğu”
Kira karşılığı değerinin yoksulluk eşiğini belirlemedeki rolü, özellikle sabit gelirli 65 yaş ve üzeri nüfusta çok daha keskin hissediliyor. Emekli maaşlarının reel alım gücünün gerilediği bu grupta, sahip olunan ev barınma güvencesi sunsa da günlük nakit yetersizliğini gizleyebiliyor.
Resmî verilerde 65 yaş üstü nüfusta yoksulluk oranı yüzde 17,2 görünürken, konutun izafi kira etkisi arındırıldığında bu oran yüzde 28,2’ye fırlıyor. Kendi evine sahip olmak yaşlı haneleri kâğıt üzerinde yoksulluk sınırının üzerinde tutsa da hanelerin nakit harcama gücünün sınırda olduğunu gösteriyor.
Konut Politikalarında Yeni Bir Bakış İhtiyacı
Veriler, konutun sadece bir yatırım aracı değil, aynı zamanda en temel sosyal güvence mekanizması olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Mülk sahipliği oranlarındaki düşüş ve artan kira yükü, alt ve orta gelir grubundaki hanelerin doğrudan yoksulluk sarmalına girmesine yol açıyor. Bu tablo, erişilebilir kiralık sosyal konut projeleri ve ilk ev edinimini önceleyen politikaların hayata geçirilmesinin geciktirilemez bir gereklilik olduğunu net biçimde ortaya koyuyor.
